www.okuder.org

MUSHAF okumak içindir PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 20 Mart 2010 20:35

MUTTAKİLERİN HİDAYET REHBERİDiyanet İşleri Başkanı’nın Kuran okumakla ilgili yaptığı tavsiyeyi bir kez daha gözden geçirmek gerek. Küresel zihniyetin metafiziksel bir yöne evrilme temayülü gösterdiği bu zaman, neden Mushafları elimize alma zamanı olmasın?

Selma Karışman

 

Dr. İlahiyatçı

Geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanı’nın Kuran okumakla ilgili yaptığı tavsiye sadece tartışmalara değil, Kuran’ın hayatımızdaki yerini bir kez daha gözden geçirmek gibi, irad edilişindeki amaçla örtüşen değerlendirmelere de yol açtı. Buradaki okumak sözünü, anlamakla ilgili çağrışımlarını da devreye sokarak ele aldığımızda, inanan insan için ya hayatına ilişkin ifade ettiği anlama binaen zaten yapmakta olduğu, ya da istediği halde ihmal etmiş bulunduğu bir fiil söz konusu olmaktaydı. Her iki durumda da; hayatlarıyla doğrudan alâkalı bir hususun, dinî meselelerde en yüksek yetki mercii tarafından dile getirilmesinin, toplum nezdinde memnuniyetle karşılanacağı beklenirdi. Fakat bizimki gibi sosyo-kültürel gelişme süreçlerini kendi tarihî birikimleri üzerinde gerçekleştirme konusunda sıkıntısı bulunan toplumsal yapılarda, bu tür dinî söylemler maksadından farklı mecralara çekildiği, dinî konular teolojik bağlamlarından kopartılarak keskin tarafgirlikler ve içi boş sosyolojik kavramlar üzerinden polemik konusu yapıldığı için konuşmanın uyandırdığı yankı sürpriz olmadı.

Din korkusuyla yaşamak

Modern zamanların, modern hayatlara sosyal bedeli ağır bir armağanı olarak “din karşıtlığı”, bu bedeli ödeme sürecinde kayıplarının farkına varan toplumlarda süratle “dine dönüş”e (ç)evrilmekte; sorun, doğduğu noktadan çözülmektedir. Süreç, dinin anlam ve fonksiyonuna, kavramsal ve pratik planda bariz vurgularda bulunan Batı sosyal bilimler literatüründen de izlenebilir. Siyasi ve sosyal düzeyde neredeyse tamamen izale edilen din muhalefeti, sadece rakip bir din karşısında kurgulanan muhayyel bir korkuya indirgenmiştir.

Ayrı sosyal ve tarihî dinamikler tarafından güdülenmiş olsa da aynı korku, toplumumuzun bir kesiminde dinî davranışlar, hatta dinin kendisi/varlığı karşısında başat bir tutum olarak etkisini kuvvetle hissettirmeye devam etmektedir. Fakat okumakta olduğunuz yazıda, “mensupları”nda kendi dinlerine ait böyle bir tutuma yol açan sürecin analizi üzerinde değil, dinin temel kaynakları ile kurulacak sahih bir bağın, “iç”te ve “dış”ta mezkûr korkuyu gidermekle ilgili sağlayacağı açılım üzerinde durulacaktır. Sosyolojik noktayı nazardan, bu açılım da, en az diğerleri kadar önemlidir. Bütün fobilerde olduğu gibi burada da korku, üzeri örtülerek değil üzerine gidilerek halledilmeli, gündelik hayata dokunan sosyolojik yönleriyle dinî konular, sahanın akademisyenleri ve kanaat önderleri tarafından bağlamları dâhilinde gündeme getirilerek, açılıma katkıda bulunulmalıdır.

İslam’da din “religion”dan öte bir derinlik ifade eder. Sahasının ustalarından Montgomery Watt,        kelimenin semantiğinden hareketle, mukayeseli bir çıkarımda bulunur: “Bir Müslüman için din, hayatın her yönünü içine aldığı halde sıradan bir Avrupalı Hıristiyan için “religion”, hayatın ancak küçük bir bölümünü içine alır.” Bu tür bir hüküm cümlesi dayanaklarını elbette İslam’ın tarihî tecrübesinden olduğu kadar, bu tecrübeyi tebliğ eden Kitaptan alır: Kur’an, hayatın bütün alanlarını ihata etmeye bütün zamanlar ve mekânlarda ve bütün insanlık için taliptir. Böyle muhît bir bağlamda, insana Allah ile ilişkisi doğrultusunda, diğer insanlarla ve kainatla ilişkisini işaret eden ahlâkî teklif ve prensipler, ortaya konuldukları tarihî konsepti aşarak anında evrenselleşirler. Kuran’ın hayat ile ilgili takdimleri, yaşanılan dünya ile de sınırlı değildir.

Hayatının her alanını kuşatan değerler, insan tekine, beşerî hafızasının ezelden ebede uzanan ontolojik verileri eşliğinde sunulur. Önce yaratılış misakında, hayatının, Yaratıcısı tarafından tanzim edilmesi ile ilgili soruya bütün ruhların önünde “evet” cevabı veren insan, aynı anda kendisini kainattaki barış, huzur ve düzenden mesul bir “halife” konumunda bulur. “Eşref-i mahlûkat”lığına ilaveten kazandığı yeni statüsünde, dağların taşların kabul etmediği yeni bir mesuliyet daha yüklenmiştir. Sonra, ebediyen kalacağı ahiret yurdundaki yaşamı gözleri önüne serilir.

Ezel ve ebed arasında insan

Bu yurdun namütenahi ikram ve imkânlarına duyduğu iştiyak ve burada göreceği hüsn-ü kabulün, dünyadaki davranışlarının “zerre miskal” adaletsizlik olmayan bir mizandaki ölçüme bağlı olması; insanı dünya yüzündeki her adımında biraz daha temkinli ve müteyakkız kılar. Bütün bu latif ve kerim sunumlar ona bir yandan da, beşerî tefekkürün, ilk anından itibaren peşinde olduğu varoluşsal sorgulamada muhteşem bir imtiyaz kazandırır: O artık kim olduğu, dünyaya nereden ve niçin geldiği, burada nasıl yaşayacağı ve dönüşünün nereye olduğu hakkındaki kesin bilginin ontolojik güvenliğine sahiptir. Dünya yüzünde ayağının bastığı yer de, Maverâda gözünün olduğu yön de belirlidir.

Kuran bununla da kalmaz ve ezelle ebed arasında tayin ettiği zaman diliminde hayatın içine girerek, teorisinin; olayların akışı, soru ve sorgulamalar üzerinden pratiğe dönüşmesine fırsat tanıyan dinamik ve sahih bir çerçevede beşeriyete “rasyonel imkân”ların en büyüklerinden birini sunar. Sınırları kendi mekânı ve zamanı ile mukayyet olmayıp, bütün tarihlere kadar esneyen çerçevenin diyalog ortamında, insan türüne bütün ilişkilerini düzenlemeye muktedir ahlâkî kıstaslar va’z edilir. Bu ahlakî kıstasların, şahsında tecessüm ettiği bir Peygamber’in mübelliğ ve model şahsiyeti etrafında toplumun her kesiminden ferdin özgür iradeleriyle örülen hayatın her anı ve alanı kayıt altındadır ve onu okuma becerisine sahip olan insanın idrakine de, zamanına taşıma imkânına da sonuna kadar açıktır.

Buyruk değil nimet

Bu şahsî imkân, insanın Kuran’ın kendisine sadece bir buyruk olarak değil bir nimet olarak takdim ettiği hayat görüşünü ve istikametini anlaması ve bu idrak üzerinden şahsı ve insanlık adına kendi şartlarının dilini taşıyan davranış biçimleri devşirmesinden itibaren toplumsallaşarak evrensel bir imtiyaza dönüşür. İnsanın, kendisine insan olmaklığı itibariyle potansiyel olarak verilen imtiyaza fiilen de sahip olabilmek için yapması gereken tek şey, dinin, Diyanet İşleri Başkanı’nın tavsiyesinde dillenen öğüdüne uymaktan ibarettir: Kuran’la buluşabilmek... Hayatın bütün alanlarında dinin yerini, varlığın hakikatini açıklama iddiasıyla zaptetmek isteyen modernist cazibe merkezlerinin tasallutundan yakasını sıyırarak fıtratının, fıtratı üzere yaratıldığı ayetlerle hemhal olabilmek... Böyle bir temrinin mümin için ifade ettiği anlam, aynı zamanda Yaratıcısıyla, “kendisini O’nun terbiye edeceği” konusunda yaptığı Misakın tezahürü olarak ezelî bir ahde vefa ifasıdır.

Sadece konumuzla ilintili bir kesit alabildiğimiz ilahî tema, inananlar için olduğu kadar, inancın gerektirdiği davranış biçimlerini ve hassasiyetleri anlamak durumunda olan herkes için eşit derecede önemlidir. Üstelik kahir ekseriyeti bu inanç mensuplarından oluşan bir toplumda, söz edilen önem, sosyolojik bir gereklilikle örtüşür. Hattâ böyle bir noktayı nazardan bakıldığında, sadece toplumumuza değil beşeriyete de bu tür çağrılarda bulunulabilir. Çünkü icabet edilmesi durumunda bu çağrılar, medeniyetler uzlaşması veya global etik barış temrinlerine de katkıda bulunacak, global dünya mensuplarının birbirlerini sadece kendilerine dayatılan baskın bir kültürün maddî yönleri üzerinden değil, evrensel manevî değerler ve onların yerel taşıyıcıları üzerinden tanımalarına yol açacaktır.

Medeniyetler çatışmasın diye...

Böyle bir okuma çağrısı, Batının sosyal tahayyülündeki “İslamofobinin” de kalıplarını kırarak; uluslararası ilişkilerin muhayyel bir korku tasavvurunun üzerinden değil sosyal ve siyasal realiteler üzerinden yürütülmesini sağlayacaktır. İslam medeniyetinin çağlar boyu kendisiyle teolojik, siyasî ve kültürel sahalardaki -galebe çalan- rekabetinin, beşerî hafızasındaki izleri üzerinden meşruiyet kazandırılmak istenen tarihsel arka planı, bu fobik tasavvuru -hak verilir değilse de- anlaşılır kılmaktadır. Fakat varlık-bilgi-değer sistemi ve bu sistem üzerinde yükselen değer temelli orijinal kurumlarıyla, felsefesi, musikisi, edebiyatı, mimarîsi, kadim el sanatları ile evrensel bir medeniyeti, Kutsal kitabının referans ve prensipleri üzerine inşa eden kültürel bir coğrafyada “din korkusu”, sadece varoluşsal bir yabancılaşma belirtisi değil aynı zamanda rasyonel dayanaklardan mahrum bir tutumdur.

Vurgulamak gerekirse, tek tek fertlerin hayatlarının anlam ve biçimlerini inanç bağlamında temellendirmek için olduğu kadar, kendini inanç kimliği üzerinden tanımlayan insanımızı ve ısrarla sahip çıktığı değerler dünyasını anlamak, konuyla ilgili mesnetli çözümlemelerde bulunabilmek ve teolojik tartışmalarda taraf olabilmek için de, dinin temel kaynağı olarak Kuran’ın tetkiki gerekmektedir.  İnancın, “bilgi objesi” olarak bile değerlendirilemediği düşünce ve argümanlar, aksi halde ilim sahasının masa üstünde, geri dönüşümsüz bir polemikler kutusuna atılmaya mahkûm kalacaktır.

Dinlerin, sundukları teorik ve pratik çözümlerle insanlığın moral ve fizik dünyasına biraz daha sokuldukları, sosyal bilimcilerin disiplinlerinin kapılarını değerlere ve değerlendirmelere sonuna kadar açtıkları, Nobel ödüllü ekonomistlerin, ekonomik krizlere çözüm bulmaları için önlerinde oluşan uluslararası kuyruğa “ahlakî reçeteler” tavsiye ettiği, küresel zihniyetin metafiziksel bir yöne evrilme temayülü gösterdiği bir zaman; evlerimizdeki Mushafları ellerimize almanın da en uygun zamanıdır.

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Son Güncelleme ( Cumartesi, 20 Mart 2010 20:54 )
 

Online Kullanıcılar-IP

Online Dun Bugun
1 71 25
IP 38.107.191.116
Sayfamiz 06.06.2010'dan bu yana 5789 defa ziyaret edilmistir.
Reklam
Telif Hakkı © 2010 www.okuder.org. Tüm Hakları Saklıdır.