www.okuder.org

ŞEHİT İMAM HASAN EL BENNA PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 20 Şubat 2010 16:30
      17 Ekim 1906'da Mısır'ın Mahmudiye kentinde doğan İmam Hasan el-Bennâ, dîni ve îlmi yönden köklü bir aileye mensup­tur. Babası hadis âlimi idi. Hadis konusunda bizzat kendisinin de yazdığı eserler vardır. İşte böyle ilmi bir yuvada büyüyen Bennâ; ilim, takva ve zühd açısından seçkin bir atmosferde yetişmiştir. Daha küçük yaşlarda üstün bir zekâya sahip olduğu gözleniyordu. Gece namazlarına, pazartesi ve perşembe günleri oruçlarına devam ediyordu. Küçük yaşlarında Kur'an-ı Kerim'i ya­rısına kadar ezberleyen Bennâ, 15 yaşlarında hıfzını tamamla­mıştı.Yüz hatlarında devamlı bir elem ve hüzün görünüyordu. Bu, onun Müslümanların dertlerini kalbinin en derinlerinde hisset­mesinin ve onlara çareler arama ızdırabının bir yansıma­sıydı. Bu ızdırap, aynı zamanda Müslümanların dertlerine bir an önce çözümler bulma aşkına dönüşmüş ve bu halet-i ruhiye, onda, zaman zaman bazı kötülükleri ve yanlışlıkları bizzat kendi eliyle değiştirme çabasına dönüşmüştü.Nâfile ibadetlere devam etmesiyle ruhî terbiyesi enginleşmiş ve nefsi daha da pâklaşmış ve arınmıştı. Ayrıca; daha talebelik yıllarındaki İslamî çalışmalarından dolayı da ge­nel kültürü oldukça gelişmişti. Okuduğu medresede, "Kötülüklere Karşı Mücadele" adında bir teşkilat kurarak, bazı önemli şahsiyetlere mektuplar gönderip, onlara nasihat etmeye ve toplumdaki kötülüklerin düzeltilmesine dikkatleri çekmeye başlamıştı. Liseden mezun olduğunda Mısır'daki tüm talebeler arasındaki sıralamada beşinciydi. Üniversiteyi ise "Daru’l-Ulûm”da okumuştu. Üniversiteyi bitirme imtihanlarını verirken on sekiz bin şiir beyti ve bir o kadar da nesir ezberlemişti. Daru’l-Ulûm’u bitirdiğinde onun seviyesinde talebe yoktu. Çünkü birinci­likle bitirmişti.

      Üniversiteyi bitiren İmam Hasan el-Bennâ, İsmailiye'deki okullardan birine öğretmen olarak tayin edilmişti. O zaman İngilizlerin tüm güçleri İsmailiye'de toplanmıştı. Okullarda Avrupa usulü eğitim yapılıyordu. İsmailiye, bu haliyle sanki Londra'daki bir muhiti andırıyordu

Halkın çoğu ise bir İngiliz şirketi olan "Süveyş"te işçiydiler. İmam Hasan el-Bennâ, İngilizlerin Mısır halkını ezdiğini ve onları zelil ettiğini görüyordu. Mısır halkı, sanki onların kölesiydi. Her türlü fesat, başını almış yürümüş ve haramlar mübahlaştırılmıştı. Özellikle, 1924'de hilafetin kaldırılmasından sonra bu durum daha da artmıştı. Diğer taraftan Bennâ, batılıların İslam’ı ortadan kaldırmak için yaptığı çalışmaları gördükçe kalbi parçalanıyordu. İşte İmam Bennâ, o dönemleri anlatırken şöyle diyordu: "Allah bilir, nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu hallerin tesiriyle bazen ağlama durumuna gelirdik."  İmam Hasan el-Bennâ, kendilerinde hayır alâmetleri olan bazı kişilerle irtibata geçiyordu. Kendisiyle birlikte altı kişi bir araya gelerek İslamî çalışmaların çekirdeğini oluşturmak için anlaştılar. Bennâ,  kurduğu bu teşkilatına yeni bir isim takılmaması için "Biz, Müslüman Kardeşleriz" dedi ve cemiyetin adı "İhvan-i Müslimîn"(1) oldu. İmam Bennâ, ilk davetine İsmailiye'de başlamıştı. Çalışmalarını bereketlendiren Allahu Teala, onun elleriyle kahvelerde zamanlarını boşa geçiren insanlardan İslam davası için mümtaz şahıslar yetiştirmişti. Bunlara örnek olarak, İslam davasının ilk öncülerinden Şeyh Muhammed Fergali, İngiliz komutanının karşısına dikilmiş şöyle diyordu: "Beni bu İsmailiye'den sadece bir kişinin emri çıkartabilir. O da İmam Hasan el-Bennâ’dır."  İmam Hasan el-Bennâ, İsmailiye'deki çalışmaları genişleyince ve tüm gayretlerini İslam için tahsis edince İsmailiye'den Mısır'ın başkenti olan Kahire'ye taşındı. İhvan-i Müslimîn'in merkezini orada kurdu. Bütün gayretlerini İslam’a dâvet ve onu tanıtma yolunda harcadı. Köyleri gezdi, şehirleri dolaştı. Gittiği her yere bir şube açıyordu. Öyle ki, bir kaç sene içinde İhvan hareketi Mısır'ın pek çok bölgesine yayılmıştı. Her tarafta ona katılmalar oluyor ve Mısır'ın evlatları onun kanatları altına giriyordu. Bunu gören hükümet, İhvan’ın yayılmasından korkarak onu kontrol etmek için her türlü çareye başvuruyordu. İmam Hasan el-Bennâ'yı gizli istihbarattan birçok kişi takip etmeye başlamıştı. O nereye giderse onlar da peşinden ayrılmıyorlardı.  Derken, 1947 senesinde İmam Hasan el-Bennâ bazı mücahitlerini Filistin'e gönderdi. Filistin dağları ve köyleri daha önce görmedikleri ender mücahitler görmeye başlamışlardı. Evet, Filistin, Yahudi’ye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih eden insanlara şahit olmuştu. Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelişmelerden dolayı meseleyi İngilizlerle görüşmeye başladı. Özellikle, Kral Faruk'un Mısır ordusuna dağıttığı silahların bozuk olduğunun anlaşılmasından ve bazı Arapların ihanetlerinin açığa çıkmasından sonra, Kral Faruk için mesele iyice tehlikeli bir boyut almıştı. Filistin'de cihad eden İhvan-i Müslimîn mücahitlerinin Mısır'a geri dönmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardeşleri tutuklatıp hapishanelere dolduruyordu. Dışarıda sadece İmam Hasan el-Bennâ kalmıştı. Kralın maksadı onu öldürtmekti. İşte, bu esnada Mahmud Abdülmecid, gizli istihbarattan beş kişiyi İmam Bennâ'yı öldürmeleri için gönderdi. Kahire'nin en büyük meydanında Müslüman Gençler Teşkilatı’nın önünde 12 Şubat 1949 tarihinde İmam Hasan el-Bennâ kurşunlandı. Tedavi için hastaneye kaldırıldı. Bu arada, İmam Bennâ'ya müdahale edilmemesi ve kan kaybından ölmesi sağlandı. Böylece ömrünün sonuna kadar tebliğ için çalışan İmam Hasan el-Bennâ, ruhunu tertemiz olarak Allah Teala'ya teslim ediyor ve şehadet mertebesine ulaşıyordu. Cenazesini bir yaşlı babayla birlikte dört kadın kabre götürmüştü. Bölgede elektrikler kesilmiş ve bu dört kadın dehşet verici bir ortamda tankların arasında İmam Bennâ'yı götürüp defnetmişlerdi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Müslümanlar İmam Bennâ'nın cesedini çıkarıp da gösteri yapmasınlar diye, mezarının başında askerlere nöbet tutturuluyordu. İmam Hasan el-Bennâ, dünyayı terk etmiş Kral Faruk da İmam Hasan el-Bennâ korkusundan rahata kavuşmuştu. O öldüğünde çocuklarına ihtiyaçlarını giderecek bir şey bırakmamıştı. Hatta, ev kirasını bile verecek durumları yoktu. Kral Faruk, İmam Hasan el-Bennâ'dan kurtulmuştu ama, geriye bir problem kalmıştı. O da, İhvan-ı Müslimîn'in Filistin’de hâlâ cihada devam eden mücahit gruplarıydı. Bunlardan kurtulmak için Kral Faruk, Mısır asker ve tanklarına Filistin'e hareket emri verdi. Maksadı oradaki İhvan mensuplarını tutuklatmaktı. Tanklar Filistin’deki kampların etrafındaki duvarları döverek, mücahitleri ya teslim olmak ya da üzerlerine topların atılmasına razı olmak arasında seçim yapmaya zorladılar. Mücahitler de etrafın cehenneme çevrilmesini istemediklerinden dolayı teslim oldular. Oradan hapishanelere taşınan mücahitler böylece duvarlar arkasına terk ediliyordu. Gerçek şu ki, liderlikte büyüklüğün belli bir ölçüsü yoktur. Bazen olur ki, büyüklük ilmî yönden olur. Bazen büyük bir fâtih veya kâşif ya da bir ruhî terbiyeci yahut da bir siyasi lider büyük olabilir. Fakat kalıcılığı bakımından en büyük lider, ümmeti yeniden inşâ eden, yeni nesillerin yetişmesini sağlayan ve tarihin gidişatını değiştiren liderlerdir. İşte İmam Hasan el-Bennâ, belki de yirminci yüzyıl İslam tarihinde, bu kalıcı liderlerden en göze çarpan ve önde gelenlerinden birisiydi. Onun bu büyüklüğü sadece âlim oluşundan veya iyi bir hatipliğinden ya da siyaset adamı oluşundan değil, İslam davasını bina eden yeni bir nesil yetiştirmesinden ve özelde Mısır'ın, genelde de İslam âleminin tarihini derinden etkilemesindendir. Bugün bile onun etkileri, olayların gidişatını değiştirmesi bakımından çok yakından hissedilmektedir. Mısır'ın yakın çağ tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi yahut Filistin meselesini ele alan birisinin, İmam   Hasan el-Bennâ'yı göz ardı ederek bu konuları yazamaması onun büyüklüğünü göstermeye kâfidir. Her ne kadar İmam Hasan el Bennâ hakkında tarihçilerin kendilerine özgü ayrı ayrı görüşleri olsa da, hepsi de o zamanın siyasi, dini ve sosyal olaylarının meydana gelişinde İmam Hasan el-Bennâ'nın büyük etkisi olduğunda ittifak etmektedirler. Bu olaylar ki, yarım asırdan günümüze kadar hâlâ tesirini devam ettirmektedir. İsterse günümüzdeki insanlar onun kıymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatında veya şehadetinden sonra da onu gereği gibi takdir etmemiş olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. İnsanların veya ileri gelenlerin onun kıymetini gereği gibi bilememeleri el-Bennâ'ya en ufak bir zarar veremez. Gerçek şu ki, İslam önderleri, tarihte, hiç bir zaman insanlar bilsinler ve takdir edip methetsinler diye çalışmamışlardır. Bilakis İslam, onları öyle özel bir duruma getirmiştir ki, tarihte bizden başka milletler bu önderleri pek bilemezler. Çünkü İslam onları ruhî terbiye ve büyük bir iman üzere yetiştirir. Öyle ki, o ruhaniyet, kendilerine özel bir anlayış kazandırmış, hayatın gerçek yönlerini ve varlığın sırlarını öğretmiştir. İslam, onları öyle yetiştirmiştir ki, en üstün fedakârlıkları yaparlar ve insanlığa karşı çok büyük bir muhabbet beslerler. İşte, kendi aralarındaki bazı mizaç farklılıklarıyla birlikte İslam önderlerinin genel durumu budur. Onlar Allah rızasından başka hiç bir şey de istemezler. Sadece Allah'a hesap vermekten korkar ve O'ndan sevap beklerler. Yalnız Allah'ın indinde itibarları olsun isterler. Hiç bir zaman kendileri için rahatlık ve huzuru talep etmezler, rahatlığı ancak Allah'a kavuşmakta ararlar. Onlarda şöhret veya methedilmeyi isteme yahut makam hırsı veya haset bulunmaz. Onların dünya hayatı veya şehevî arzuları için herhangi bir iş yapmaları mümkün değildir. Onlar, insanlardan karanlıkları kaldırmak için gönderilmiş bir nurdurlar. Gökyüzünde devamlı olarak parıldarlar. Onlar yeryüzündeki pisliklere bulaşmadan en yüksek bina ile en küçüğüne bile vuran bir güneş şulesi gibidirler. Yeryüzündeki tüm şer güçler, sömürgeciler, krallar, partiler ve fesat ehli, İmam Hasan el-Bennâ ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karşı savaştı. Halk kendi menfaati için çalışan bu tür fedakârlıklara karşı cahil kaldı. Hepsi de İmam Hasan el-Bennâ'nın yolunu engellemek ve davasından alıkoymak için çalışmalarına rağmen o, yüce dağlar gibi, rüzgâra ve balyozlara aldırış etmeden yoluna devam etti. O, yoluna devam etmek için belki sağa sola sallanmıştır ama bütün tehditlere rağmen hiç bir zaman kasırgalardan etkilenerek davasından geri adım atmamıştır. Dünya zulümatla kararmış olsa da, o hiç bir zaman zafere olan kuvvetli imanından en ufak bir zayıflık göstermemiştir. Karşı kuvvetler ne kadar çok olsa da ve ne kadar üzerine gelseler de o, hiç bir zaman mücadelesinde yenilmemiştir. Bütün bunlara rağmen, tıpkı arkadaşlarına olduğu gibi düşmanlarına bile gönlü açıktı. O, hiç bir zaman düşmanlarından birine karşı bile kin ve intikam hissi duymamıştır. Çünkü, büyük insanların kalbinde kin ve tiksinmeye yer yoktur. Fakat onun tiksinmesi ve çirkin görmesi, düşmanın bâtıla sapmasından, fesadından ve iftiralarındandı. Eğer düşmanı kötülük ve şer yolunda gitmeye devam ediyorsa ve halkın menfaatlerine zarar veriyorsa onlardan nefret eder, tiksinirdi. Tıpkı hakka karşı inatlık edip basiretsizlik göstererek, anlayışsızlık yapan ve ahlâki bakımdan davaya sıkıntı veren kişilerden nefret ettiği gibi... Fakat İmam Bennâ, bütün bunlara rağmen Resulullah'ın Uhud günü yaralıyken ettiği şu duayı devamlı olarak ediyordu: "Allah'ım sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyorlar." Düşmanları devamlı olarak ona karşı hile ve tuzakları sürdürürken, o da düşmanlarına karşı sürekli şefkat ve nasihate devam ediyordu. İmam Bennâ'nın bu hâli, ta onu her türlü kuvvetten, makamdan ve yardımcıdan yoksun bir halde tek başına karanlıkta vurarak öldürdükleri zamana kadar devam etti. Evet, onu öldürdüler. Onlar kuvvetli, İmam Bennâ ise zayıftı. Onlar hâkim, İmam Bennâ ise mahkûm idi. Onlar silahlı, İmam Bennâ ise eli boştu. Evet, İmam Bennâ'yı öldürdüler, şimdi onlar katil ve mücrim, İmam Bennâ ise şehadet şerbetini içmiş, mutlu ve saadet içinde.  Daha sonra onlar halkın merhametinden kovulurken, Bennâ Allah'in rahmetiyle bağışlanıyordu. Onlar şimdi batı ülkelerinde dağılmış vaziyette. Bennâ ise istirahatgahında. Allah O'na ve tüm mücahitlere bol bol rahmet etsin. ( Âmin.)  (1) Her ne kadar İmam Bennâ, yukarıda ifade edildiği gibi, topluluğa yeni bir isim vermek istemeyip, sadece “Bizler Müslüman kardeşleriz” demişse de, yıllar sonra bu İhvan-i Müslimîn ifadesi başlı başına dinî, siyasî ve toplumsal bir hareketin adı olmuştur.
Son Güncelleme ( Cumartesi, 20 Şubat 2010 17:51 )
 

Online Kullanıcılar-IP

Online Dun Bugun
1 71 27
IP 38.107.191.119
Sayfamiz 06.06.2010'dan bu yana 5791 defa ziyaret edilmistir.
Reklam
Telif Hakkı © 2010 www.okuder.org. Tüm Hakları Saklıdır.